Amerikan sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Amerikan sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

31 Ocak 2019 Perşembe

Yeni bir jeopolitik mücadele alanı olarak 5G teknolojisi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Küresel dengeler açısından belki de nükleer teknolojilerden daha fazla önem taşıyan 5G teknolojisi, günlük hayatımıza girmesine daha birkaç sene olmasına rağmen şimdiden ABD ile Çin arasındaki küresel rekabetin merkezine oturmuş durumda.

5G iletişim teknolojisi, günlük hayatımıza girmesine daha en azından birkaç sene olmasına rağmen, şimdiden küresel düzenin büyük gücü Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile yükselen gücü Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki rekabetin merkezine oturmuş durumda. 

ABD yönetimi, Çin’in telekomünikasyon firmalarına yaptırımlar getiriyor ve ABD’li firmaların kritik iletişim ağlarında Çin malı ekipman kullanmalarını tamamen yasaklamaya hazırlanıyor. 

Konuyu ciddi bir ulusal güvenlik meselesi olarak gören Washington, müttefiklerinden de aynı tutumu bekliyor. Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda, dünyanın en büyük telekomünikasyon ekipmanı üreticisi olan Çin firması Huawei’nin 5G ağları ile ilgili ihalelere girmesini yasakladı; halihazırda 3G ve 4G ağlarında Huawei ile çalışmakta olan İngiltere ise 5G konusunda bu firmayı tercih etmeyeceğini bildirdi. 

Diğer yandan Huawei’nin mali işler müdürü Mıng Vancou'nun ABD’nin talebi üzerine İran’a karşı yaptırımların şirket tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Kanada’da göz altına alınması, sonrasında da ABD Adalet Bakanlığı'nın Huawei’nin banka dolandırıcılığı yaptığı ve Amerikan şirketlerine ait ticari sırları çaldığına dair iddianameler hazırlaması konuyu çok farklı boyutlara getirdi. 

Çin ise ABD yönetiminin devletin gücünü kullanarak Çinli firmalara zarar vermeye çalıştığını ileri sürüyor.

 Konu, iki güç arasında devam eden jeopolitik mücadelenin en son ve halen en şiddetli çatışmalarının yaşandığı cephesi haline gelmiş durumda.

ABD’nin endişeleri aslında yersiz değil. Teknolojik alanda üstünlüğe sahip olmak, diğer ülkelerin sahip olmadığı bir teknolojiyi ilk geliştiren taraf olmak, her zaman için uluslararası rekabette ön plana çıkmayı, küresel düzendeki güç dağılımında avantajlı bir konuma geçmeyi sağlayan faktörlerin başında gelmiştir. 

Tarih derslerinde savaşları, komutanları, anlaşmaları vs. okuruz, ama aslında tüm bunların ardında teknoloji alanındaki bir mücadele vardır. 

Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sırasında nükleer teknolojiler konusundaki yarışta ipi ABD değil de Almanya göğüslemiş olsa, atom bombalarının Japonya’ya değil de ABD ya da müttefiklerine atıldığı, savaşı Almanya’nın kazandığı bir savaştan sonra, tarih nasıl şekillenirdi, bugün nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk?

5G, küresel dengeleri değiştirecek

5G teknolojisi uluslararası ilişkiler ve küresel dengeler açısından belki de nükleer teknolojilerden daha fazla önem taşıyor. 2G, 3G ve 4G teknolojileri büyük ölçüde sesli görüşme ve veri transferi üzerine kurulmuş, teknoloji ilerledikçe hız artmış ve bizler de cep telefonundan konuşup kısa mesaj atarken, rahatça görüntülü görüşme yapar, video seyreder bir hale gelmiştik.

2’den 4’e doğru kademeli bir geçiş vardı; 5G ise çok daha büyük bir sıçrama, devrim niteliğinde bir gelişim olacak. Bu yeni teknoloji ile sadece veri aktarımında hız artmayacak, bununla birlikte yüksek kapasiteli, gecikme süresi kısa hatta sıfıra yakın, düşük maliyetli bir iletişim altyapısı oluşacak. 

Bu da tabii ki istediğimiz videoyu ya da uygulamayı hiç beklemeden indirmenin çok ötesinde imkanlar getirecek. Eşyaların interneti ve yapay zeka bu altyapı üzerinde hayat bulacak; sürücüsüz arabalar, akıllı şehirler, uzaktan yapılan ameliyatlar, robotların çalıştığı tam anlamıyla otomasyona geçmiş fabrikalar 5G ile mümkün olacak. 

Bununla birlikte tabii ki, 5G’nin sivil hayatta olduğu kadar askeri alanda da kullanımı olacak. 

Diğer yandan ekonomiler, sanayi, üretim, hepsi “akıllı” sistemlere geçtikçe bir yandan verimlilikleri artacak, ancak diğer yandan tehditlere de daha açık hale gelecekler. Örneğin birbiri ile 5G üzerinden bağlantılı olarak çalışan bir tedarik zincirindeki fabrikalar daha yüksek verim sağlayabilecek, maliyetleri düşürecekler, ama aynı zamanda siber saldırılara da daha fazla maruz kalabilecekler. 

Bu saldırılara karşı koyabilmek de yine belirli bir teknolojik kapasiteyi gerektirecek. İşte bu nedenlerdendir ki, 5G teknolojisinde üstünlüğe sahip olmak, küresel güç dengelerini yakından ilgilendiriyor ve ABD açısından da ortada hoşnut olunabilecek bir durum yok, çünkü Çin, 5G alanında tüm rakiplerine göre şu anda bir adım önde.

Çin, 2000’lerin başına kadar teknolojiyi dışarıdan alan, başkasının teknolojisi ile fason üretim yapan ve en fazla bu teknolojiyi kopyalayan bir ülkeydi. 

Ancak Çin değişiyor. Düşük maliyet avantajını yitirmiş olan Çin, artık küresel ekonomideki rekabet gücünü başka kaynaklardan elde etmek zorunda ve bunu da ancak kendi teknolojisini üreterek ve bu sayede katma değerini artırarak sağlayabilir. 

2006 yılından beri “Stratejik Yükselen Endüstriler Girişimi”, “Internet+” ve “Made in China 2025” gibi ulusal programlar üzerinden bu hedefe yönelik adımlar atan Çin, aynı zamanda teknoloji alanına ciddi miktarda kaynak ayırıyor. 2016 rakamlarına göre Çin, yıllık 450 milyar doları bulan Ar-Ge bütçesiyle ABD’den sonra bu alanda en fazla yatırım yapan ülke konumundaydı. 

Çin, sahip olduğu devasa imalat kapasitesini yüksek teknoloji ile birleştirdiğinde hem ekonomisini sürdürülebilir bir büyüme sathına oturtabilecek hem de hedeflediği gibi yüzyılın ortasına kadar büyük bir küresel güç olabilecek.

Teknolojide karşılıklı bağımlılık

ABD, Çin’in gelişmiş teknolojilerdeki atılımını kendisine karşı varoluşsal bir tehdit olarak görüyor. 

Ancak bugüne kadar ABD’nin Çin’in yapmış olduğu teknolojik atılımlardan fayda sağlamış olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Her şeyden ABD ile Çin arasında yüksek teknolojili ürünler alanında ciddi bir ticaret var. ABD’li teknoloji üreticileri Çin’e yüksek miktarda satış yaptıkları gibi, teknolojiyi girdi olarak kullanan Amerikalı firmalar da ihtiyaçlarını Çin’den karşılıyorlar. 

ABD Nüfus Sayım İdaresi’nin verilerine göre 2017 yılında ABD’den Çin’e 35,7 milyar dolarlık yüksek teknolojili ürün ihracatı yapılmış ve bunun da yaklaşık yarısını havacılık alanındaki ürünler oluşturmuş. 

ABD’nin Çin’den ithal ettiği teknolojik ürünlerin aynı dönemdeki toplam değeri ise tam tamına 171 milyar dolar. 

Bu rakamın 155 milyar dolarını iletişim ve telekomünikasyon ekipmanları oluşturuyor. 

Söz konusu veriler Trump yönetiminin bu konuda neden bu kadar sıkıntılı olduğunu açık bir şekilde gösterse de ortadaki gerçek şu ki, ABD ile Çin arasında çok ciddi bir teknoloji alışverişi var. 

Diğer yandan ABD ile Çin arasında ortak teknoloji geliştirme konusunda da kayda değer çalışmalar var. 

ABD Nüfus Sayım idaresinin açıkladığı 2016 yılına ait verilere göre Amerikalı ve Çinli akademisyenler tarafından birlikte yazılarak hakemli dergilerde yayınlanan bilim ve mühendislik makalelerinin sayısı 43 bin 968. 

Bir kıyaslama yapılacak olursa Amerikalı ve İngilizlerin ortak makale sayısı 25 bin 858, Amerikalıların ve Kanadalıların 19 bin 704, Amerikalıların ve Türklerin ise 8 bin 455. Bu arada, Microsoft’un ABD dışındaki en büyük araştırma laboratuvarı Pekin’de yer alır ve 21 yıldır Çinli mühendisleri istihdam ederek faaliyetlerini sürdürürken, Huawei’nin de Çin dışındaki en büyük inovasyon merkezlerinden biri 18 yıldır ABD’nin Silikon Vadisi’nde bulunuyor.

Günümüzün dünyası ülkeler arasındaki karşılıklı ekonomik bağımlılık üzerinden şekilleniyor ve böyle bir yapı içerisinde nasıl ticaret savaşları her iki tarafa da zarar veriyorsa, teknoloji savaşları da küresel ekonomiye zarar verme potansiyelini barındırıyor. 

ABD ve müttefikleri, 5G yarışında Çin’i dışarıda tutmaya devam ederlerse konu çift kutuplu bir “teknolojik soğuk savaşa” dönüşecek: bir tarafta 5G’de halihazırda öncü durumda olan ve ticari uygulamasına 2020’de başlayacak olan Çin ve bu teknolojiye daha rahat, daha çabuk ve daha ucuza erişmek istediği için Çin’in yanında yer alacak olan ülkeler, diğer tarafta ise şu aşamada halen Çin yapımı ekipman olmadan nasıl bir 5G ağı kuracağını ortaya koyamamış olan ve ticari uygulamaya 2025’ten önce başlaması mümkün görülmeyen ABD ve müttefikleri.

Bu şüphesiz ki üçüncü ülkeleri de zorlayacak bir durum. Avrupa Birliği her ne kadar Çinli firmaları 5G’ye dahil etmeyeceğine işaret etse de son altı yıl içerisinde toplam piyasa değerleri yarı yarıya azalmış olan Avrupa’nın telekomünikasyon şirketleri, 5G’ye daha düşük maliyetle ve daha hızlı geçmeye ihtiyaç duyuyorlar.

Huawei’nin Türkiye, ABD, İngiltere ve bazı Avrupa ülkeleri de dahil olmak üzere 21 ülkede Ar-Ge merkezi var ve bu merkezler yerel üretime ve bilgi birikimine katkıda bulunuyor. 

Birçok ülke için 5G’de gelinen nokta, ABD ile Çin arasında bir tercih yapılması anlamına gelecek ki, bu da kimse tarafından istenen bir durum değil. 

Bununla birlikte bu durum karşısında bazı üçüncü ülke firmaları kendi aralarında iş birliğine gitmeye başladılar. 5G baz istasyonları kurulmasında iş birliği yapan Koreli Samsung ile Japon NEC ve 5G hizmetleri alanında ortaklık kuran İsveçli Ericsson ile Japon Fujitsu bu durumun göze çarpan örnekleri.

5G teknolojisi küresel ekonomi açısından bir çığır açma iddiasını taşısa da şu anda ABD ile Çin arasındaki jeopolitik mücadelenin yeni bir alanı haline gelmiş durumda. 

Kapsayıcı iş birliği yerine dışlayıcı rekabete gidilmesi, 5G teknolojilerinin gelişimine, dünya çapında yayılmasına ve belki de hepsinden önemlisi bu altyapı üzerinden geliştirilecek ve günlük hayatımızı doğrudan etkileyecek uygulama, yazılım ve cihazların geliştirilmesine sekte vuracak.


5 Eylül 2018 Çarşamba

Üniversitede Bölüm Seçimi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


17 yaşındaki kafa karışıklığımı hala dün gibi hatırlıyorum. Bir yandan önümde sonsuz gibi görünen seçenekler hüzmesi, diğer yandan bütün hayatımı etkileyecek bir karar verecek olmanın oluşturduğu endişe. Meslek seçimini zor hale getiren, insanın hayat tecrübesinin henüz çok az olduğu yaşlarda hayatının en önemli kararlarından birini almak zorunda olmasıdır. Buna ilaveten, eğer bir de etrafınızda tecrübeli aile fertleri, rehber öğretmenler, kariyer danışmanları, vs. gibi size yol gösterecek donanımda kişiler yoksa yüzünüzde bir anda çiçek açar gibi onlarca stres sivilcesinin çıkması işten bile değil.
Hayatımızdaki bütün “sivilcelere” savaş açmış bir platform olarak, bu konuda da sizlere fikir vermek için kolları sıvadı. Öncelikle meslek seçiminin ne kadar kritik bir karar olduğunu ve ileride meslek değiştirmenin ne kadar mümkün olduğunu inceleyeceğiz. İkinci olarak ise meslek seçerken dikkat etmemiz gereken parametreleri ele alacağız. Endişelenme! Telafisi mümkün…
Meslek seçimiyle ilgili ilk açıklığa kavuşturmamız gereken konu, ne kadar kritik bir karar olduğudur. Kimilerine göre üniversite de seçtiğiniz bölümün fazla bir önemi yoktur. Ne de olsa, ileride yatay geçiş yaparak bölümümüzü değiştirebiliriz. Kimilerine göre ise üniversitede bölüm seçimi kariyerimizdeki en kritik karardır ve telafisi mümkün değildir.
Gerçek, bu iki görüşün ortasında yatıyor. İki görüşün de haklı oldugu yanlar var. Üniversitede bölüm seçiminin bütün kariyerimizi etkileyecek kadar kritik bir karar olduğu ne yazık ki doğru. Fakat geri dönülmesi imkânsız bir karar olduğu doğru değil ve her zaman telafisi mümkün.
Üniversitede 1. sınıf dersleri birçok bölümde ortaktır. Dolayısıyla birbirine yakın bölümler arasında yatay geçiş yapmak sık rastlanan bir olgudur. Hatta birbirine yakın olmayan bölümler arasında bile yatay geçiş yapabilirsiniz. Bu geçişleri yapmanın teknik şartları okuldan okula göre değiştiği için burada onlara değinmeyeceğiz. Sadece bu geçişlerin yapılıyor olduğunu bilmeniz yeterli.
Bu arada bir dipnot olarak şunu da belirtmek isterim. Amerikan yükseköğrenim sisteminde bölüm seçimi, üniversitenin üçüncü yılına başlarken yapılmaktadır. Eğitiminizin ilk iki yılında genelde edebiyat, fen bilimleri, sosyal bilimler, sanat, tarih ve benzeri gibi zorunlu dersler olarak bilinen farklı konularda çok sayıda ders alırsınız. Böylelikle belli bir alana odaklanmadan önce çeşitli konularda genel bir bilgi sahibi olmuş, bir altyapı kurmuş olursunuz. Ve bu esnada da uzmanlaşmak istediğiniz veya keyif aldığınız bölümü keşfetme fırsatı bulursunuz. Daha sonra okulun üçüncü yılına başlarken bölümünüzü seçmeniz gerekir.
Ülkemize geri dönersek, yatay geçiş haricinde de meslek değiştirme seçenekleriniz mevcut. Örneğin, yeniden üniversite sınavına girip farklı bir bölümü yazabilirsiniz. Bu seçenek bir öncekine göre daha radikal olsa da, hayatınızın geri kalan kısmını seçtiğiniz meslekte geçireceğinizi düşündüğünüz de, göze alınabilecek bir seçenek olabilir. Seçtiğiniz mesleğin kesinlikle size uygun olmadığının farkına vardıysanız ve istediğiniz bolüme yatay geçiş imkânınız yoksa bu seçeneği de değerlendirin derim. Her ne kadar hayatınızdan 2-3 yıl kaybedecek olsanız bile, ileride bunu yaptığınıza çok memnun olabilirsiniz.
Son olarak, mezun olduktan sonra farklı bir alanda yüksek lisans/doktora yaparak mesleğinizi değiştirebilirsiniz. Bunun en klasik örneği, mühendislik eğitimi alanların MBA yaparak işletme, finans, ekonomi gibi farklı bir alana kaymasıdır.
Sonuç olarak ister üniversite yıllarında, ister mezun olduktan sonra mesleğinizi değiştirmeniz mümkün. Fakat bunun size zaman ve paraya mal olacağını unutmayın. Ne kadar erken böyle bir değişimi yapmaya karar verirseniz, o kadar maliyet azalacaktır.

İlk seferde doğru bölüm nasıl seçilir?

Yanlış meslek seçiminin telafisi mümkün bir karar olduğunu öğrenip üzerimizdeki stresi biraz azalttık. Şimdi sakin bir şekilde ilk seferde doğru meslek seçimi nasıl yapılır bunu ele alalım.
Meslek seçiminde bakılabilecek temel parametreler şöyle olabilir:



  • Karakter yapınız: Seçeceğiniz mesleğin karakterinizle uyumlu olması, o meslekten zevk almanızı sağlar. Bu da yaptığınız işi iş olmaktan çıkarır; kendinizi esir hissetmenizi önler ve iş hayatında başarı getirir. Bir meslek dalının karakterinizle uyumlu olup olmadığını anlamak için, bu mesleği icra eden birkaç kişiyle görüşüp, işteki tipik bir günlerinde neler yaptıklarını sorun. Eğer duyduğunuz şeyler size çekici geliyorsa, bu meslek sizin için doğru meslek olabilir. Emekli olana kadar bu işi/mesleği yapmak ister misiniz? Bu sorunun cevabını bulmaya bakın. Çünkü ileride hayatınızda en çok vakit ayıracağınız şey mesleğiniz olacaktır. O yüzden mutlaka ilginizi çeken ve zevk alabileceğiniz bir mesleği seçmeye bakın.
  • Becerileriniz: Seçtiğiniz mesleğin gerektirdiği becerilere sahip olduğunuzdan emin olun. Her mesleğin kendine göre gereksinimleri vardır. En azından temel seviyede bu yetilere sahip olmanız işinizi kolaylaştırır ve bu meslek dalında başarılı olma ihtimalinizi artırır. Örneğin, el beceriniz yoksa ve ressam olmayı seçerseniz, çok zorlanabilirsiniz (dikkat edin yapamazsınız demiyorum, zorlanabilirsiniz diyorum). Veya matematiği sevmiyorsanız, istatistik okumanız iyi bir secim olmayabilir. Burada yapmanız gereken internetten az bir araştırma yaparak seçeceğiniz meslekteki gerekli olan nitelikleri belirleyip bunların ne kadarının sizde olduğuna bakmaktır. Burada yine farkındalık işin içine giriyor. Kendinizi tanımanız lazım. Bu aşamada da şuna dikkat edin. Becerileriniz genel olarak gelişebilir, ama doğmaz. Yani içinizde hiç olmayan bir beceriyi sonradan kazanmanız çok zordur. Fakat var olan bir becerinin gelişmesi gayet olağan bir şeydir. Dolayısıyla seçmek istediğiniz mesleğe ait özelliklere en azından tohum seviyesinde sahip olup olmadığınıza bakın. Gerisi zaten zamanla gelir.
  • Maddi getiri: Seçeceğiniz mesleğin maddi getirisi hakkında fikir sahibi olmak için birçok kariyer dergisinde/web sitesinde gerekli istatistikleri bulabilirsiniz. Ortalama maaşlar, standart sapmalarıyla beraber verilir. Burada yalnız şöyle bir uyarıda bulunmak istiyorum. Her meslekte iyi para kazanabilirsiniz. Yeter ki işinizi iyi yapın. Ortalama bir avukat/doktor, ortalama bir mühendisten fazla kazansa bile, iyi bir mühendis, ortalama bir avukat/doktordan fazla kazanabilir. Dolayısıyla meslek seçiminde maddi getiriye fazla önem vermemek gerekir. Daha çok zevk alabileceğiniz ve becerilerinizle örtüşen meslekleri seçerseniz, bu mesleklerde daha başarılı olabilir ve böylece daha da iyi paralar da kazanabilirsiniz. Bir de işin şu boyutunu unutmayın. Yaşamınızı sürdürmek için belli bir seviyedeki maddi gelir size yeterli olacaktır. Bu seviyenin üstündeki para size ekstra bir mutluluk getirmeyecektir (the law of diminishing marginal return/azalan ilave fayda kanunu). Dolayısıyla maddi getiriyi meslek seçiminde çok da göz önüne almamak gerekir. Nasıl olsa bir şekilde ortalama bir yaşam seviyesini sağlarsınız. Önemli olan kendinizi içine hapsolunmuş hissetmeyeceğiniz bir meslek seçmeniz.
  • Saygınlık: Avukatlık, doktorluk gibi bazı mesleklerin toplumdaki saygınlıklarının diğerlerinden fazla oldugu su götürmez bir gerçek. Dolayısıyla meslek seçiminde bu da göz önüne alınabilecek faktörlerden birisi. Her ne kadar bazılarına göre bu çok önemli bir parametre olsa da, şahsi düşüncem, bir mesleğin saygınlığının meslek seçiminde göz önüne alınması gereken en önemli parametrelerden olmadığı yönündedir. Yaşamınızı başkalarının düşünceleri üstüne bina etmeniz uzun vadede size mutluluk getirmez. Unutmayın. Gerçek değerinizi başkaları değil, kendiniz belirlersiniz. Bırakın mesleğinizi, yiyeceğiniz yemeği bile “başkası ne der” e göre belirlememeniz gerekir.
  • İnsanlara faydalı olma: Bazı meslekler maddi getiri veya saygınlıktan ziyade, topluma sağladığınız faydalarla inanılmaz bir iş tatmini sağlayabilir. Örneğin bir öğretmenin çocuk yetiştirmekten aldığı tatminin yerini başka hiçbir şey tutmayabilir. İdealist bir yapıya sahipseniz, bu parametre sizin için meslek seçiminde büyük rol oynayabilir.

  • Yukarıda listelediğimiz faktörler ışığında, öncelikle kendi karakterinizi ve kabiliyetlerinizi tanımaya çalışın ve bunlara göre seçebileceğiniz meslek dallarını daraltın; 3-5 e indirin.
    Sonrasında karakter ve becerilerinize uygun olduğunu düşündüğünüz bu meslekler arasından maddi getirisi, saygınlığı ve/veya topluma faydası en fazla olanları bulun. Bunu yaparken de büyüklerinize (aile fertleri, öğretmenler, tanıdıklarınız, vs.) danışmayı unutmayın. Bazen hiç ummadığınız birisinin tek bir tavsiyesi/farklı bakış açısı bütün hayatinizi değiştirebilir.
    Son olarak meslek seçerken “sürü psikolojisi” ne kapılmayın. Sırf birçok kişi seçiyor diye veya puanı yüksek diye bir bölüm/meslek seçilmez. Özellikle 17-18 yaşlarında insan arkadaş gruplarının fikirlerinden etkilenmeye çok daha fazla yatkın oldugu için bu uyarıyı yapma zorunluluğu hissettim.
    Unutmayın! Meslek seçimi, sadece tek bir doğru cevabı olan bir soru değil; herkes için doğru cevabın farklı olabileceği bir kendini keşfetme macerasıdır…
    Uzun lafın kısası, meslek seçimi gözünüzü korkutmasın. Sistematik yaklaştığınız zaman kolaylıkla üstesinden gelebilirsiniz. Fakat bütün hayatınızı etkileyecek bir konu olması yönüyle de, doğru kararı ilk seferde alabilmek için biraz emek sarf etmeniz gerektiğinin de farkında olmalısınız.

    Agency Balance
    Eğitim, kariyer ve başarı odaklı hayata farklı bir bakış açısı getiren buluşma noktamız…
    Kimde bir güzellik varsa bilsin ki ödünçtür...

    11 Ağustos 2018 Cumartesi

    DÜNYA TİCARET SAVAŞLARI

    SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


    Ekonomik savaşın rakamları
    ABD Başkanı Donald Trump'ın Çin ile dış ticaret açığını düşürmek için korumacı politikalar ve ek vergi tarifeleriyle başlattığı ticaret savaşı küresel bir ekonomik savaşa doğru yayılmaya devam ediyor. ABD'nin ekonomik yaptırımları ortak özellikleri cari fazla, zengin enerji kaynakları ve düşük kamu borcu olan Rusya, İran ve Venezuela üzerinde daha sert hissediliyor




    ABD ve Çin arasında 6 Temmuz 2018 günü ek gümrük vergisi uygulamalarıyla resmen başlayan ticaret savaşı küresel ekonomiyi sarsmaya devam ederken siyasal gerilim de tırmanıyor.
    Savaş yeni başlamış gibi görünse de aslında Donald Trump'ın başkanlık kampanyasında ülkesinin imalat sektörünü, altyapı harcamalarını canlandırıp büyümeyi arttırarak istihdam sözü vermesine kadar uzanıyor.
    Hillary Clinton karşısında zaferle ayrılan Trump, sözünü tutabilmek için savaş öncesi ilk adımı 2017 aralık ayında yasalaşan "Vergi İndirimleri ve İstihdam Yasası" ile atmıştı.
    Ülkenin önde gelen 50 şirketinin ABD dışında tuttuğu 1 trilyon doları aşan nakit rezervini ülkeye geri getirip yatırım yapmasını isteyen Trump, yüzde 35 olan gelir vergisini yüzde 21'e indirdi. Toplam nakdi 440 milyar doları bulan Apple, Microsoft, Google, Pfizer ve Cisco gibi şirketlerden olumlu tepki aldı.
    Trump, "Önce Amerika" sloganıyla yürürlüğe koyduğu korumacı ticaret politikalarının ikinci adımında ise toplamda 566 milyar dolarlık dış ticaret açığını düşürmeye yönelik artan vergiler geldi.

    ÇİN İLE BAŞLADIĞI DÜNYAYA SIÇRADI

    Hedefteki ilk ülke ise ABD'nin 375 milyar dolarla en yüksek açığı verdiği Çin oldu. ABD'nin 800 ürüne yönelik yüzde 25 ek gümrük versigiyle 34 milyar dolarlık hamlesinin ardından 3 gün sonra 200 milyar dolarlık ithalat için de yüzde 10 ek vergi getirildi. Çin, 128 ürüne yüzde 25'e varan ek gümrükvergisi uygulayacağını açıklayarak karşılık verdi.
    Brüksel'de düzenlenen NATO zirvesinde Almanya şansölyesi Merkel ile Trump arasında gergin anlar yaşandı. Trump ilerleyen günlerde Almanya başta olmak üzere AB'nin otomotiv endüstrisine yönelik tehditlerini sürdürdü.
    Çelik ve alüminyum üzerinde yoğunlaşan ABD'nin ek vergi tarifeleri Çin'in ardından AB üyesi 28 ülkenin yanı sıra Kanada, Meksika, Çin, Hindistan ve Türkiye'ye de sıçradı.
    ABD seçimlerine müdahale tartışmalarının yanı sıra ortaya çıkan Skripal kriziyle ABD'nin Rusya'ya ilave yaptırım uygulamaya başlamasıyla cephe genişledi.
    İran ile yapılan Nükleer Anlaşma'dan da çekildiğini açıklayan Trump yönetimindeki ABD, İran'a yeniden ambargo uygulamaya başladı.
    İlk aşamada İran’ın, dolar satın alması, altın ticareti yapmasının yanı sıra çelik, kömür, alüminyum ve otomotiv sektörüne yaptırım uygulanacak. İran’ın yolcu uçakları ve uçak parçası ithalatı engellenecek. İran para birimi tümen üzerinden yurt dışı işlemlere kısıtlamalar getirilecek.


    ORTAK ÖZELLİK CARİ FAZLA, ZENGİN ENERJİ KAYNAKLARI

    ABD’nin İran’a yönelik ikinci yaptırım paketinde de petrol ürünleri bulunuyor. ABD'nin petrol ürünleriyle öne çıkan ve yaptırım uyguladığı bir başka ülke ise Venezuela. Rusya da denkleme dahil edildiğinde ABD'nin doğal enerji kaynaklarını bulunan, kamu borcunun milli gelire oranının düşük olduğu ve cari fazla veren ülkeleri hedef aldığı görülüyor.
    Türkiye ise bu üçlü arasında petrolü bulunmadığı için cari açığı eksi yazan tek ülke. Nitekim, Trump'ın Türkiye'ye yönelik ekonomik savaş ilanı da TL ve dolar üzerinden geldi.
    "Lira, çok güçlü dolarımız karşısında hızlı bir şekilde düşüşe geçerken, şu anda çelik ve aliminyumda uygulanan gümrük vergilerinin iki katına çıkarılması talimatı verdim." diyen Trump ile ABD'nin diğer kurumlarının politikaları uyuşuyor.
    FED kademeli olarak faiz arttırken ABD Hazinesi'nin fon iştahı artıyor ve dolar likiditesinin düşmesiyle gelişmekte olan ülkeler zorlanıyor.
    Türk Lirası'nın yanı sıra Rus Rublesi ve Çin Yuanı en çok değer kaybeden para birimleri arasında yer alıyor.

    Ticaret savaşının kronolojisi ve olası etkileri

    ABD ile Çin arasındaki "ticaret savaşı"nın fitili, ABD'nin dün geceden itibaren Çin menşeli 34 milyar dolar değerindeki ithal teknoloji ürününe yüzde 25'lik gümrük tarifesi uygulanmaya başlamasıyla resmen yakılmış.
    Çin yönetimi, bu adıma karşılık olarak daha önce açıkladığı, ABD'den ithal ürünlere yönelik mütekabil tarife artışlarının "anında yürürlüğe gireceğini" duyurdu.
    Dünyanın en büyük iki ekonomisi arasında başlayan ticaret savaşının, iki ülkedeki üreticileri ve tüketicileri olduğu kadar dünya ekonomisini de etkilemesi bekleniyor.
    Artan gümrük tarifeleri ve korumacı önlemler, maliyet artışlarının yanı sıra küresel arz zincirlerinin coğrafi dağılımını da etkileyebilir.
    Trump yönetimi, teknoloji ürünlerine yönelik gümrük vergisi artışı kararını, Çin'in devlet öncülüğündeki sanayi kalkınma stratejisinin yabancı şirketleri teknoloji transferine zorlamasından veya açıkça endüstriyel casusluğa maruz bırakmasından duyulan kaygılar nedeniyle alınmıştı.

    AMERİKAN ŞİRKETLERİ ETKİLENECEK

    ABD yönetimi, Çin'i baskı altına alarak daha açık ve şeffaf piyasa koşulları oluşturmaya zorlamayı amaçlıyor ancak uygulamaya koyduğu vergiler, Çin ile iş yapan Amerikan firmalarını da etkileyecek.
    Trump yönetimi, gümrük vergisi getirilecek ürünlerin listesini belirlerken ABD'li tüketicilerin doğrudan etkilenmemesi için tüketici ürünlerini dışarıda tutmaya çalıştı ancak ABD şirketleri, Çin'den daha çok ara madde veya yarı mamul maddeler alıp işleyerek başka ülkelere sattığından bu tedbirler en çok üreticileri etkileyecek.

    - Arz zincirlerinin coğrafi dağılımı değişebilir

    Syracuse Üniversitesi'nden Mary Lovely ve Yang Liang'ın araştırması, bilgisayar ve elektronik sektöründe tedbir getirilen ürünlerin yalnızca yüzde 13'ünün Çin firmaları, geri kalan yüzde 87'sinin Çin'de faaliyet gösteren uluslararası firmalar tarafından üretildiğini ortaya koydu. Bu durum, Çin'in küresel arz zincirindeki merkezi konumunu ortaya koyuyor. Çalışmada tarife artışlarının, bu üretimin Çin dışındaki ülkelere dağılmasına yol açabileceğine işaret edildi.
    Öte yandan San Francisco Merkez Bankasının 2011'de yaptığı araştırma, Çin'de üretilen ürünlere harcanan her 1 doların 55 sentinin ABD'deki hizmet sektörüne kazanç olarak döndüğü belirlemişti

    İki ülke arasındaki ticaret savaşında karşılıklı gümrük vergisi artışlarının 250 milyar dolarlık ticaret kalemini etkilemesi durumunda 2020 itibarıyla küresel ekonomik büyümeyi binde 5 azaltabileceği tahmin ediliyor

    TİCARET SAVAŞININ KRONOLOJİSİ

    16 Şubat: ABD Ticaret Bakanlığı, çelik ithalatına yüzde 24, alüminyum ithalatına yüzde 7,7 ek gümrük vergisi getirilmesini tavsiye etti.
    22 Mart: Çin, ABD'den ithal edilen 3 milyar dolar değerindeki mallara ek gümrük vergisi uygulayacağını açıkladı. ABD Başkanı Donald Trump, aynı gün Çin’den ithal edilen ürünlere yönelik 60 milyar dolarlık ek gümrük vergisine yönelik planı duyurdu.
    2 Nisan: Çin, ABD'den ithal edilen 128 ürüne yüzde 25 ek gümrük vergisi uygulayacağını açıkladı.
    3 Nisan: ABD, 50 milyar dolarlık Çin malına yeni gümrük vergileri uygulanması konusunda öneride bulundu.
    4 Nisan: Çin, buna karşılık olarak ABD'den ithal edilen 50 milyar dolar tutarındaki ürünlere ek gümrük vergileri konulmasını önerdi.
    5 Nisan: ABD Başkanı Trump, 100 milyar dolar değerindeki Çin malına ek gümrük vergileri koymayı düşündüğünü açıkladı.
    15 Nisan: Trump, Çin'den ithal edilen 34 milyar dolar değerindeki ürünlerin 6 Temmuz 2018'den itibaren yüzde 25 ek gümrük vergisine tabi tutulacağını söyledi. Çin aynı gün yeni vergilere ABD'den ithal edilen tarım ve sanayi ürünlerine uygulanacak yeni ek gümrük vergileriyle karşılık vereceğini açıkladı.
    6 Temmuz: ABD ve Çin'in daha önceden duyurduğu ek gümrük vergileri, karşılıklı olarak yürürlüğe girdi.
    ABD'nin Çin'den ithal edilen 14 milyar dolarlık teknoloji ürününe daha ilave gümrük vergisi getirmesi bekleniyor.

    Trump'ın gümrük vergilerine 33 ülkeden misilleme

    ABD Başkanı Trump'ın başlattığı ticaret savaşı, gümrük tarifelerinin korkulduğu gibi dünya genelinde artmasına yol açtı. AB üyesi 28 ülkenin yanı sıra Kanada, Meksika, Çin, Hindistan ve Türkiye, ABD’nin çelik ve alüminyum vergilerine misillemeyle karşılık verdi
    ABD Başkanı Donald Trump, "Önce Amerika" sloganıyla başladığı başkanlık serüveninde dünya ticaret sistemini derinden sarsacak tartışmalı kararlara imzasını attı.
    Göreve gelir gelmez, Trans-Pasifik Ortaklığı'ndan (TPP) ayrılan ve Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması'nı (NAFTA) yeniden müzakereye açan Trump yönetiminin şu ana kadar en fazla tepki toplayan adımı ise ithal çelik ve alüminyuma getirilen ek gümrük vergileri oldu.
    Dünyada sadece Arjantin, Avustralya, Güney Kore ve Brezilya olmak üzere 4 ülkenin muaf tutulduğu söz konusu vergilerin, Kanada, Meksika ve Avrupa Birliği (AB) ülkelerine de uygulanmaya başlaması ve alınan karşı tedbirler dünya tarihine “Müttefiklerarası Ticaret Savaşı" terminolojisini kazandırdı.
    Bu çerçevede, 28 AB üyesi ülke, Beyaz Saray'ın çelik ve alüminyum vergilerine karşılık motosiklet, yat, tekne, tüp, mısır, barbunya, pirinç, mısır gevreği, fıstık ezmesi, yaban mersini, portakal suyu, viski, puro, sigara, tütün, ruj, kot pantolon, nevresim, ayakkabı, lavabo, merdiven, vantilatör ve çelik gibi yüzlerce Amerikan menşeli ürüne yüzde 25 ek gümrük vergisi uygulamaya 22 Haziran'da başladı. AB’nin “devamını getirmekle” tehdit ettiği ilk gümrük tarifelerinin 3,2 milyar dolarlık ürünü etkileyeceği bildirildi.
    Kanada, ABD yapımı çelik ve alüminyum ürünlerine yüzde 25 gümrük vergisiyle yetinmeyip, bulaşık makinelerinden, tuvalet kağıdına kadar 120 tüketim malına daha 1 Temmuz'dan itibaren yüzde 10 tarife uygulama kararı aldı. Kanada'nın ABD menşeli ürünlerine yönelik gümrük vergileri, toplamda 13 milyar dolarlık vergi yükü oluşturacak.
    Meksika hükümeti ise haziran ayının ilk haftasından bu yana ABD'den ithal edilen elma, üzüm, yabanmersini, domuz eti gibi çeşitli gıda ve çelik ürünlerine ek gümrük vergileri uygulamaya devam ediyor. Yüzde 15 ila 25 arasında değişen gümrük vergilerinin uygulanacağı ürün değerinin toplam 3 milyar doları bulduğu belirtiliyor.

    EN SERT TEPKİ ÇİN'DEN

    Dünyanın ikinci en büyük ekonomisi Çin ise Washington'ın korumacı tedbirlerine belki de en sert karşılık veren ülke oldu.
    Pekin hükümeti, ABD'nin çelik ve alüminyum ürünlerine yönelik ek gümrük vergilerine cevaben, ABD menşeli 128 ürüne yüzde 15 ila 25 tarife getirdi. Nisan başında hayata geçirilen tarifelerin, 3 milyar dolar değerindeki ürünü etkileyeceği bildirilmişti.
    Hindistan ve Türkiye de ABD'nin gümrük vergilerine misillemeyle yanıt veren ülkeler arasında yerini aldı.
    Türkiye, ABD’nin 8 Mart’ta yürürlüğe giren gümrük vergilerine, Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) yaptığı müracaatla 21 Haziran’dan itibaren değeri yaklaşık 270 milyon dolara ulaşan 22 adet ABD menşeli ürüne yüzde 5 ila 70 arasında ek vergi getirdi. Söz konusu ürünlerin arasında alkollü içecek, kozmetik, otomobil, pirinç, kağıt, yaprak tütün, plastik ve kömür öne çıktı.
    Hindistan da ABD'den ithal ettiği ceviz, badem, elma gibi gıda ürünlerinin yanı sıra bazı kimyasal ve metal ürünlere 21 Haziran itibarıyla ek vergi uygulamaya başladı. Hindistan’ın ek gümrük vergisine tabi tutacağı 240 milyon dolarlık ABD menşeli ürün listesine motosiklet ve başka bazı ürünlerin de dahil edebileceği belirtiliyor.

    23 MİLYAR DOLARA YAKLAŞTI

    Sonuç olarak, Trump'ın başlattığı ticaret savaşı, gümrük tarifelerinin korkulduğu gibi dünya genelinde artmasına yol açarken, 28 AB ülkesi, Kanada, Meksika, Çin, Hindistan ve Türkiye, ABD’ye şu ana kadar misillemeyle karşılık veren 33 ülkeyi oluşturdu. Özellikle, Trump'ı destekleyen eyaletleri hedef alan misilleme tarifelerinden etkilenecek ABD menşeli ürünlerin değeri ise 23 milyar dolara yaklaştı.
    Buna ilaveten, Rusya ve Japonya, geçen ay DTÖ’ye ABD’nin ek gümrük tarifesi kararına misilleme olarak sırasıyla 550 ve 410 milyon dolar değerinde Amerikan ürünlerine ek gümrük tarifesi uygulayabileceklerini bildirmişti.
    Uluslararası ticaret uzmanları, ABD Başkanı Trump'ın geri adım atmak yerine daha fazla ürüne gümrük vergisi getirmesi durumunda, ticaret savaşına katılacak ülke ve ürün sayısının artabileceğine işaret ediyor.

    16 Temmuz 2018 Pazartesi

    NESİLLER AYRILIYOR: X, Y ve Z NESİLLERİ

    SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

    Dünya genelinde genç kuşaklar X, Y, Z kuşakları olarak adlandırılıyor. X kuşağı yeniliklere adapte olmaya çalışırken, bir yandan sabırla iş hayatlarında kademe atlıyor; Y kuşağı iş hayatında hemen yönetici olmayı, para harcamak için çalışmayı tercih ediyor, kendi görüşlerinden asla vazgeçmiyor; Z kuşağı ise artık sokakta birdirbir oynamıyor, ipad’leriyle sosyalleşiyor…

    Farklı nesillerin iş yaşamına, teknolojiye ve hatta hayata uyum sağlamaları değişiklik göstermektedir. Burada matematik denklemlerini çağrıştıran X, Y, Z nesillerinin özelliklerinden bahsederken, özellikle günümüz Gezi olaylarıyla ön plana çıkan Y neslini anlamaya çalışacağız.
    X nesli, 1965-1979 arası doğanlara denir. Bu durumda en yaşlısı 48, en genci 34 yaşındadır. X nesli kurallara uyumlu, aidiyet duygusu güçlü, otoriteye saygılı, sadık, çalışkanlığa önem veren bir kuşak olarak tanımlanıyor [1]. İş yaşamlarında çalışma saatlerine uyumlu olup iş motivasyonları yüksektir. Belirli çalışma süresinden sonra kademe atlayabileceklerine inanırlar ve sabırlıdırlar. Daha çok yaşamak için çalışırlar. Ayrıca, bu nesil, bir takım icatlara, buluşlara şahitlik etmiştir. Dünyaya gözlerini merdaneli çamaşır makinesi, transistörlü radyo, kaset çalar ve pikapla açan X nesli sakinleri pek çok dönüşüm yaşamıştır. Özellikle, teknoloji açısından düşünüldüğünde, bilgisayar sistemlerinin dönüşümü ve buna bağlı değişen iş yapış şekillerine adapte olmaya çalışmışlardır. Ülkemizin %22’sini oluştururlar
    Y nesli, 1980-1999 arası doğanlardır. Y neslinin en yaşlısı 33, en genci ise 14 yaşındadır. Kuşaklar arası farklılığın en çok hissedildiği nesil özelliği taşırlar. Çünkü onlar bağımsız olmayı seviyorlar, özgürlüklerine düşkünler ve iş yaşamlarında da farklılar. Belirlenen mesai saatleri arasında çalışmayı sevmiyorlar. Bu yüzden, iş saatinden ziyade işe odaklanmaları gerekiyor. Bu durumda onları işin bir parçası haline getirmek önemlidir. X nesline göre Y neslinin örgütsel bağlılıkları azdır ve çok fazla iş değiştirdikleri de söyleniyor. Bir an önce yönetici olmak ya da kendi işlerini kurmak istiyorlar. Onlar, iş hayatını sadece yaşamlarını sürdürebilmek için değil, daha rahat para harcamak için istiyorlar. Y nesli, çok farklı kişisel özellikler taşımakta ve özellikle üniversitelerden yeni mezun olanları kapsamaktadır. Y neslinin uyumsuz olduğu, kendisinden farklı düşünenleri acımasızca eleştiri yağmuruna tuttuğu da bir gerçek. Bu durum aşırı bireyci olmasından ve otorite tanımamasından kaynaklanıyor. Bu nesil kural tanımıyor. Ülkemizin %35’ini oluşturdukları söyleniyor. Yani 27 milyon genç
    Z nesli, 2000 yılı ve sonrası doğanlara denir. En büyüğü 13 yaşındadır. İnternet ve mobil teknolojileri kullanmayı seviyorlar. Günümüzde yaygın olan akıllı telefonlar, ipad’ler ya da tablet bilgisayarlar ile her alanda aktifler. Özellikle internet aracığıyla sosyalleşmeyi tercih ediyorlar. Diğer nesillerden farklı olarak, internet ve teknoloji ile doğdukları tabir edilir. Ülkemizin %17’sini oluşturuyorlar.
    Oyuncak yerine ipad’lerle oynarlar ve teknoloji ile birlikte büyürler. Bu yüzden de çabuk tüketen bir nesildir. Fakat internet ile fazla haşır neşir olduklarından aynı anda birden fazla konu ile ilgilenebilme yeteneklerinin gelişeceği tahmin ediliyor [1]. Söz konusu bu yetenek aynı zamanda Y neslinde de yaygın olarak görülüyor ve bu tek bir konuya odaklanmaya göre daha pratik olabilir. Bunun en iyi örneklerinden bir tanesine geçenlerde düzenlenen bir konferansta şahit oldum. Konuşmacı konuşmasını yaparken çoğunluğu Y  nesli üniversite öğrencisi olan dinleyicilerden kimisi eş zamanlı olarak konferansın Twitter sayfasında yorumlarda bulunuyor, kimisi ipad’i ile sahnenin resmini çekip Facebook, Twitter gibi sosyal ağlarda paylaşıyordu. Tabi bunlarla meşgul olurken konuşmayı da dinliyorlardı. Aynı anda dinleme, yorum yapma, resim, video vs. yayınlama/paylaşma yeteneği harika bir şey olsa gerek… Fakat kendisi konuşurken yüzüne bakmadığını düşünen X sakinleri bunu “saygısızlık” olarak da nitelendirebiliyor. Zaten tehlike ya da uyuşmazlıklar da bu noktada söz konusu oluyor. Bu tür uyuşmazlıklara özellikle “eğitim” alanında çok sık rastlıyoruz ki birazdan bu konuyu ayrıca ele alacağız.


    Nesillere 1965 ile başladık. Peki, daha önceki tarihler hangi nesli ifade ediyor?
    1946-1964 yıllarında doğanlar “baby boomer” olarak adlandırılıyor. “Baby boom” bir Kuzey Amerikan-İngiliz terimidir. Özellikle Amerika’da II. Dünya savaşının bitiminde başlayıp 1960 yılı başlarına kadar süren, yıllık doğum hızında büyük artış anlamına geliyor. Amerika’da bu dönemde  gelişen ekonomiye de paralel olarak 78.2 milyon kişi doğmuş ve 1955, doğum artış hızının tepe yaptığı yıldır. Bu olay, “baby boom”, bu dönemde doğanlar da  “baby boomer” olarak adlandırılıyor Şu anda baby boomer neslinin en yaşlısı 68 yaşında, en genci ise 49 yaşındadır. Bu nesil teknolojiden uzaktır, diğer bir deyişle teknolojiyi benimseyememiştir. Teknoloji yaygın olmadığı için çoğu zaman işlerini kendi kendilerine yapmak zorunda kalmış, üretmişlerdir. Bunun yanında, iş sadakatleri yüksektir. Diğer kuşaklardan farklı olarak, iş yaşamları için “çalışmak için yaşamışlardır” ifadesi kullanılabilir. Ayrıca bu nesil için “önce çocuklarına daha sonra ise anne ve babalarına baktılar” ifadesi de kullanılmaktadır. Sadakatlilik ve kanaatkârlık duyguları oldukça yüksektir. Ülkemizin %19’unu oluşturuyorlar
    “Daha öncesi yok mu?” diyenler olabilir. Genel olarak nesiller yukarıda bahsettiğimiz şekilde dörde ayrılıyor. Söz konusu yıllardan önce doğanlara ise “sessiz kuşak” diyoruz. Sessiz kuşak, 1927-1945 döneminde doğanlar olarak anılır ki; onlar babaannelerimiz, dedelerimizdir. Diğer bir ifadeyle, Türkiye’deki Cumhuriyet kuşağıdır. Ülkemizin yalnızca %7’sini oluşturuyorlar

    Günümüzde Y nesli

    Y neslini diğer nesillerden kırılma noktası olarak ele aldığımızda, gerçekten iyi anlamak gerekiyor. Genellikle bu neslin ayrı özellikleri olduğundan habersiz olan popülasyon yaygın olduğundan günümüzde dünya pek çok uyuşmazlık ya da çatışmalara sahne oluyor. Şimdi Y neslinin ön plana çıkan özelliklerini maddeler şeklinde tekrar sıraladığımızda bazı olaylar fotoğraf kareleri şeklinde beynimizde canlanacak.
    Bağımsız olmayı seviyorlar, özgürlüklerine düşkünler.
    Otoriteyi sevmiyorlar.

    Kendilerine kurallar koyulmasından hoşlanmazlar.

    İş yaşamlarında kurallara ve mesai saatlerine göre çalışmayı sevmiyorlar. Buna rahatlıkla karşı çıkabiliyor, çok fazla iş değiştirebiliyorlar.
    Otorite sevmediklerinden bir an önce müdür olmak ya da kendi işlerinin patronu olmak istiyorlar.
    Farklı görüşlerin kendilerine dayatılmasına karşı çıkarlar.
    Farklı görüştekileri acımasızca eleştirebilirler.
    Kendi görüşlerine karşı olan eylemler gündeme geldiğinde hiç düşünmeden direnişe geçerler.
    Direnişleri uğruna ölümü dahi göze alırlar ve istedikleri olana kadar direnmekten vazgeçmezler.
    Onlar için gruplaşma ve akranlarına kendini kabul ettirme önemli olduğundan, sosyal gruplara katılma ve birlikte hareket etme önemlidir.
    Sosyal medyayı etkin kullanırlar ve görüşlerini rahatlıkla dile getirmekten çekinmezler.
    Bir olay karşısında eylemde bulunacakları zaman birliktelik kurmak için sosyal ağları ciddi bir araç olarak kullanırlar ve oradan yapılan çağrıları sorgusuzca kabul ederler.
    Son günlerde sosyal ağlar aracılığıyla birliktelik sağlayarak yollara dökülen, Gezi olaylarıyla gündeme damgasını vuran Y nesli değil midir? Ya da kendi görüşlerini anlatmak ve isteklerini kabul ettirmek için günlerce parkta yatıp kalkan ve bundan vazgeçmeksizin direnen Y nesli değil midir? Ve hatta ne demek istedikleri anlaşılmayan da Y nesli değil midir? Ve daha da aklınıza gelen her şey!

    Anlaşmazlık nereden kaynaklanıyor?

    Konunun uzmanları pek çok konuşma ve yazılarıyla Y nesli çatışmalarının kaynağını açıklıyor. Evet, yanlış okumadınız, söz konusu kuşaklar üzerinde çalışan uzmanlarımız da mevcut. Evrim Kuran, 2001’den bu yana kuşaklar üzerinde çalışan uzmanlarımızdan birisi. Bir söyleşisinde şöyle diyor
    “Y kuşağını iki harfle özetlerim: “BD”. Yani “bullshit detector” (Saçmalık dedektörü). Y kuşağı, kafasına uymayan, saçma durum gördüğünde dayanamıyor, kaynamaya başlıyor. Cumhurbaşkanı olmuş, başbakan olmuş, öğretmeni, genel müdürü hiç fark etmiyor, hemen tepki veriyor. Çünkü bu kuşağın temel değerlerinden biri; adalet duygusu…”
    Diğer taraftan Y kuşağı için akranları ve aileleri çok önemlidir. Akranları tarafından kabul görme özelliği yüzünden çok çabuk bir araya gelebiliyorlar. Bunun en büyük yansımasını sosyal medyada gördük. Gezi olayları ile ilgili pek çok bir araya gelme imkânlarını bu mecradan yarattılar. Ayrıca bu kuşağın aileleri çocuklarına çok düşkünler. Bu yüzden onların istekleri söz konusu olduğunda çok çabuk onların seviyesine inebiliyor, sorunlarını halledebiliyorlar. Aileler yeri geldiğinde Y nesli için birer kanka, arkadaş olabiliyor. Yine ailelerin bir araya gelip Gezi Parkı’nda çocuklarını korudukları ve onları desteklediklerini gördük, izledik ki; ailelerin Y nesli çocuklarını ne kadar desteklediklerine verilebilecek en iyi örneklerden bir tanesidir.
    Günümüzde Y nesli yanlış değerlendiriyor; tembel, disiplinsiz, prensipsiz oldukları söyleniyor hatta apolitik olmakla suçlanıyor. Hâlbuki Y nesli farklı bakış açılarına sahip. İşte anlaşmazlık da buradan kaynaklanıyor. Y neslinin özelliklerine devam edecek olursak; inançları uğruna sonuna kadar savaşırlar. Bunu yaparken ise direnmek yerine eğlenirler. Akranlarıyla bir araya gelerek kendi doğrularını kabul ettirmeye çalışmaktan zevk duyarlar, tadını çıkartırlar. Özgüvenleri yüksektir. Hele ki ailelerinden onay olarak bunu yapmaları onları doruk noktasına çıkartıyor, kendilerini daha da özgür hissediyorlar.
    Toplumda görülen “ötekileştirme” yaklaşımına Y nesli katılmıyor ve bunun yanlış olduğunu düşünüyor. Y nesli ötekileştirmek bir yana, eş cinsel, muhafazakâr ya da herhangi birisi olsun birbirine eş tutuyor, kendi neslinden herhangi birisi ile aynı ortamda bulunabiliyor, birlikte direniyor. Bu kuşak her şeyin sahici olmasını istiyor
    Sonuç olarak, toplumun bu gençlerin dilini öğrenmesi gerekiyor! Onları anlaması, yanlış değerlendirmemesi gerekiyor! Örneğin, Gezi olaylarıyla onlar birer halk ayaklanması yarattıklarını düşünmüyorlar, aksine binlerce insanın birlikte iletişim kurabildiklerini, birlikte bir bağ oluşturabildiklerini düşünüyorlar. Toplum tarafından yanlış anlaşılmalarına daha iyi örnek ne olabilir ki!

    Eğitim camiasında Y nesli

    Eğitim camiasında özellikle üniversitelerdeki durumları ele alacağız. Çünkü Y nesli çoğunlukla üniversite öğrencilerinden oluşuyor. Üniversitelerdeki öğretim elemanları ise çoğunlukla X ve Baby boomer nesillerinden ki, tehlike burada başlıyor!
    Y neslinin genellikle dersleri dinlemeyen, tembel öğrencilerden oluştuğu zannediliyor. Hâlbuki IQ seviyeleri oldukça yüksek. Onlar aynı anda birden fazla iş yapmaya o kadar alışkınlar ki, derslerde de farklı şeylerle meşgul olmak istiyorlar. Örneğin, herhangi bir cep telefonu uygulaması veya internette sosyal ağ, blog vs. uygulamalarını ders esnasında da takip etmek, sosyal dünyalarından kopmamak istiyorlar. Tabi bu da X nesli öğretim elamanlarını çılgına çevirebiliyor. Aslında aynı anda birden çok etkinliğe dahil olmak istiyorlar. Tek bir şeye konsantre olmak onlar için sıkıcı.
    X nesli genellikle disiplini sever ve aynı anda birden fazla işle meşgul olma yeteneği pek yoktur. Bu durum onları Y neslinden ayırır ve özellikle öğrenme-öğretme etkinliklerinde sorun yaşamalarına sebep olur. Böyle bir durumda, öğretim elemanları “dersi dinlemiyorsun”, “dersi dinlemeyen dışarı çıkabilir”, “ne kadar saygısızsın” gibi tepkilerle öğrencilerin derse olan ilgi ve motivasyonlarını düşürebiliyor. Uyuşmazlık da işte bu noktada başlıyor. Öğretim elemanı kapasiteli öğrencileri “tembel, işe yaramaz” gibi sıfatlarla yanlış tanıyabiliyor. Bu durum belki de onların geleceğine dahi engel olabiliyor.


    Baby boomer kuşağındaki öğretim elemanları X kuşağına göre daha disiplinlidir. Yeniliklere daha zor adapte olabiliyor. Bu durum Y kuşağı ile uyuşmazlıklarını daha da arttırıyor.
    Son günlerde “eğitimde sosyal ağların kullanımı” konuşuluyor. Bunun sebebi, teknolojiye meraklı Y nesli üniversite öğrencilerinin Facebook, Twitter gibi sosyal ağlarda günlük olarak çok sık vakit geçirmeleridir. Bu durumda, X nesli ve baby boomer sakinleri Y nesli ile sosyal ağlar aracılığıyla köprü kurabileceğini düşünüyor. Öğrencilerin kendilerini en açık olarak ifade ettikleri bir mecra olarak düşünüldüğünde sosyal ağlar, eğitim amaçlı kullanılabilir. Fakat bu durum teknolojiden uzak olan baby boomer’lar ile yeniliklere adapte olmaya çalışan x neslinin hoşuna gitmeyebiliyor.
    Üniversitelerde “anlayış değişikliği” ya da “değişime adapte olma” olarak ifade ettiğimiz bir takım tutum değişikliklerine ihtiyaç olduğu kesin. Bunun yanı sıra, bazı öğretim elemanlarımızın bireysel olarak başlattığı çabaları da görmezden gelemeyiz. Ercüment Büyükşener’in “yeni medya” isimli bir konferansta anlattığı “facebook’u dersine nasıl entegre ettiği” örneği oldukça çarpıcıdır.Dersinin bazı haftalarını yüz yüze bazı haftalarını ise facebook sayfasından yürüttüğünden bahsediyor. Facebook’ta yoklama aldığını, sınav yaptığını, öğrencilerin ortamdan bağımsız olarak istediği yerden derse katılım sağladığını ve hatta katılımın kayda değer oranda yüksek olduğunu söylüyor. Öğrenci görüşlerini almayı ihmal etmeyen öğretim elemanı, Y neslinden olan öğrencilerinin bu uygulamadan çok memnun kaldıklarını ve derse daha çok motive olduklarını belirtiyor.
    Ayrıca, yapılan pek çok araştırmada, üniversite öğrencilerinin sosyal ağları etkin kullandıkları görülüyor. Bu konudaki bir çalışmada, üniversite öğrencilerinin sosyal ağları eğitim amaçlı kullanıp kullanmadıkları sorgulanmıştır. Buna göre, öğrenciler “okul proje/ödevleriyle ilgili araştırma yapmak” için sosyal ağları %71,9 oranında, “eğitim amaçlı grupları ve etkinlikleri inceleme” amaçlı ise %81,3 oranında kullanıyor.  Ayrıca, “güncel, farklı bilgiler ve düşüncelerle karşılaşmak” için sosyal ağ kullanım oranı %89’a varmakta
    Sonuç olarak, gençler sosyal ağların eğitim amaçlı kullanılabileceğine inanıyor. Derslerin Facebook ortamında yürütülmesi örneğinde de motivasyonlarının çok yüksek olduğu görülüyor. Bu durumun X ve baby boomer nesillerine anlatılması gerekiyor ki; sosyal ağlar aracılığıyla öğrencileri ile aralarında köprü kurabilecekleri gerçeği her türlü gözler önüne seriliyor.
    Evet, nesiller X, Y, Z olarak ayrılıyor. Hatta buna baby boomer ile sessiz kuşağı da ekliyoruz. Fakat nesillerin belirli noktalarda birleştirilmesi, hatta birleşirken aralarda geçişlerin olması insanlığın uyum içinde yaşaması için gerekiyor. Burada nesillerin özellikleri devreye giriyor. Her bir nesil eğer birbirinin özelliğini bilir ve ona göre anlayış geliştirirse uyum içinde yaşamak ancak o zaman mümkün olabilecektir.

    X Y ve Z kuşağı çocuklarının özellikleri neler?

    Alfabenin son harflerini çağrıştırsa da aslında son zamanların dillerden düşmeyen kuşak ayrışımlarına ait bu üç harf: X, Y ve Z kuşağı. Çocuklarla kurulan iletişimin sağlıklı olabilmesi; zamanı ve getirilerini anlamakla mümkün. X, Y ve Z kuşağı çocuklarının özellikleri neler?
    Önümüzde yuvarlanıp giden neslin, dünyaya bakış açıları ve mevcut donanımları karşısında oluşturdukları özelliklere genel bir bakış ile şekillenen nesiller: X, Y ve Z kuşağı…
    Bu bilgileri edinmek ya da yeni neslin demek istediğini daha iyi kavramak için birkaç yazı ya da makale okumak aslında ebeveynleri nelerin beklediğini ya da mevcut sorunların nereden kaynaklandığını anlamak için büyük bir fırsat.
    Çünkü iletişimin kanlı canlı olanını tükettiğimiz bu çağlarda, aile birliğinin, çocuklarla olan iletişimin sağlıklı olabilmesi her iki taraf adına zamanı ve zamanın getirilerini anlamakla mümkün artık.
    Geleceğimizi oluşturan bireyler ile ortak paydada buluşabilmek için yeni nesillerin çağına dair donanımlı olmak, doğru şekillenmeleri, doğruya yönelmeleri, temel değerlerimizi belleklerinde bulundurmaları ve sağlıklı – bilinçli ve tam destekli ilerlemeleri için önce biz büyüklerin konuya hakim olması şart.

    Zamane çocukları mı?

    Her dönem için kullanılan bu kavramın içini dolduralım biraz. Ama önce 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda meydana gelen doğum oranın artmış olması ile birçok kaynakta ‘baby boomers’ dönemi olarak adlandırılan kuşağı hatırlayarak başlayalım.
    Bu kuşakla ilgili fazla bir bilgi yok. Verilen tarih aralığı ise 1946 – 1964 yılları. Bu grupla ilgili kurulan cümleler, aşağı yukarı dönemlerinin en büyük sektörel gelişme oranını yakalamış olmaları.

    X kuşağı için verilen tarih aralığı 1965-1979 yılları arası

    Dünyadaki en sancılı dönemlerin sonrasında ve aynı zamanda kendi döneminin acı savaşlarını, darbelerini, soğuk savaşlarını yaşamış olan bu grup; gelecekle ilgili endişeler geliştirmesi sonucu iş ve hayat dengesinde başarılı olduğu kadar sadık bir çalışan sıfatıyla da taçlandırmıştır kendini. Hissetmiş oldukları otoriteye karşı saygılı ve bunun akabinde motivasyonları da yüksek olmuştur. Kadınların iş yaşamına atılması ile bir çocuk az, iki çocuk fazla karmaşasına sebep olmuşlardır.
    Farklılıktan hoşlanan, ön yargıları olmayan ve sağ duyulu ve duygulu nesildir. Hızla ilerleyen teknolojiye adapte olmaya çalışırken bu yeniliklerin takibi sırasında oldukça doyumsuz bir nesil olarak karşımıza çıkmışlardır. Ayrıca elma bahçelerinden kovalanırken, aşk şiirleri yazan nesil…

    Y Kuşağı için verilen tarih aralığı 1980-1999 yılları arasıdır

    Milenyum çağı yakıştırmasına uygun olarak ilk söylenen cümle teknolojiye olan bağımlıkları ve becerileridir. Otorite tanımaz, kural bağlamaz, sabırsız, tatminsiz ve adapte sorunu olan bir nesil ama öğrenmeye ve araştırmaya hevesli…
    Problem çözmede grup adaptasyonları ve hareket kabiliyetleri harika.
    Bireysellikten kasıt bencillikleri.
    Ve birde eleştiri oklarına denk gelirseniz kurtuluşunuz mucize.
    Mevcut sorunları ise; kimselerin onları anlamıyor olması.
    Daldaki elmaların çatlayana kadar tadına bakan nesil.

    Z Kuşağı için verilen tarih aralığı 2000-2021 yılları arasıdır

    “İnsanlık tarihinin el, göz, kulak vb. motor beceri senkronizasyonun en yüksek nesli olarak tanımlanmaktadırlar” diyor bir kaynak. Yani mekanikleşmenin ilk belirtileri Z kuşağı çocuklarda.
    Ve doğduğunda bu bilgilerle geldi herhalde diyecek kadar teknolojiye adapte olma becerisi Z kuşağı çocuklarının normalitesi. Bu üstün becerileri ve teknolojik gelişimin jet hızıyla ilerlediği dönem nedeniyle, cevabı ön görülemeyen çok bilinmezli denklemlerin bir parçası olarak hayata adım atmış bulunuyorlar. Z kuşağı çocuklarının hangi meslek dalında faal olacakları dahi bilinmiyor. Çünkü meslek icatları henüz yapılmadı.
    Z kuşağı, aile bireylerinin kendilerini çocuklarına karşı yetersiz gördükleri, psikolojik bunalım örneklerinin tavan yaptığı nesil.
    Sosyalleşme kavramının tarih olduğu ve teknolojiye kurban edildiği bir nesil.
    Z kuşağı, hayal dünyalarının sınırsızlığı ile cevabı bulunamayan sorular soran nesil.
    Aynı anda aktif bir şekilde pek çok işe dahil olabilen bir kapasite ile zekaları ve becerileri hayranlık uyandıran nesil.
    Z kuşağı, otorite ve kural tanımazlık hat safhada, istedikleri doğrultusunda direnişleri kırılamaz yapıda ve haklılıkları konusunda, grup halinde hareket etmek sorgusuz sualsiz katılacakları eylemler arasında ilk sırada olan nesil.
    Dile getirilemeyecek bir konu da yoktur ayrıca.
    Ve son olarak Z kuşağı çocukları daldaki elmalardan bihaberler.

    Yazar notu: Kuşaklar için verilen tarihler kaynaklar arası farklılaşabiliyor, ne yapalım arada kaynayanlar olacaktır elbette…

    16 Mart 2018 Cuma

    Siz Olsanız Paranızı Nasıl Yönetirdiniz?

    Yatırım mı Birikim mi? Siz Olsanız Paranızı Nasıl Yönetirdiniz?

    Tamer Ashraf
    Yatırım, genellikle uzun vadede kârlılık sağlayan bir tür birikim aksiyonudur. Yatırımcılar, varlığını katlamak veya ileriki yıllar için birikim yapmak üzere aşağıdaki gibi yatırım seçeneklerini değerlendirmekteler. 

    Peki, bizler yatırımı nasıl yönetiriz? Gerçekten yatırım nedir?


    Bu soruların cevabı gerçekçi olmaktan geçiyor. Mesela bir arabanız var. Değeri 15.000,00 TL olsun. Siz bunu sattınız ve paranızı borsada hisse senedi alıp satarak çoğaltmak istiyorsunuz diyelim. Biz bu işi günlük olarak yapanlara spekülatör diyoruz. Spekülatörler, paranızı bir günde çarparsk size hadi güle güle diyebilecek potansiyeldeler. En doğru tabir bu olurdu galiba.
    Şimdi diyeceksiniz ki;

    “o zaman bu parayla ne yapalım?”

    Benim cevabım ise şunlar olurdu:
    Gerçek anlamda gelecek için yatırım yapmak istiyorsanız geleceğin sağlam şirketlerinden hisse senedi alabilirsiniz ve uzun vadede tutabilirsiniz. Zarar ihtimali var mı? tabi ki var, ama burada önemle şunu belirttim: “Geleceğin sağlam temelli şirketleri”. Bunlar teknoloji de olabilir gıda veya ilaç üzerine de olabilir. Orası sizin bileceğiniz iş. Yani günlük al-sat işine girmek demek paranızla vedalaşmak demektir. Unutmayın büyük balık küçük balığı yutar.



    ”Ben borsadan anlamam!”

    Diyenler için vadeli mevduatlar iyi bir çözüm olurdu. Finansal piyasalarda işlem yapmak çok araştırma ve vakit isteyen bir iştir. Ancak parayı bir bankaya emanet edip karşılığında faiz geliri elde etmek kolay bir iştir. Sistem şu şekilde çalışır: Bankalar aslında bir aracıdır. Yani elinde fon fazlası olandan bu fonu belirli bir bedel ödeyerek alır. 

    Buna vadeli mevduat faizi diyoruz. Sonra da bu fonu ihtiyacı olana satar. Buna da kredi diyoruz. Yani %10 dan topladıysa bunu %11-12 gibi satar.(Rakamlar semboliktir)
    Eğer elinizde bir birikim varsa güvendiğiniz bir bankaya bunu faiz getirisi karşılığı emanet edebilirsiniz. Vadesini ne kadar uzun tutarsanız banka size o kadar yüksek faiz teklif edecektir. Çünkü banka paranızı sistemden çekmenizi istemez. Bu yüzden ne kadar çok tutma sözü verirseniz o kadar yüksek faiz alırsınız.



    “Benim faizle işim olmaz!”
    Diyenleri de duyuyor gibiyim. Böyle bir fikir sahibi iseniz birikiminizi katılım bankalarında kar payı karşılığı bırakabilirsiniz. Getirisi vadeli mevduatlar kadar olmayabilir.


    “Kârı çok olsun ben risk alırım!”
    Risk tercihi kişilere özeldir. Kişinin karakterine göre şekil alır. Kâr veya zarar olasılığı olan bir işte zarar edebilme riskini herkes kendine göre ayarlar. 

    Bunu göze alan yatırımcı altın veya döviz gibi enstrümanlardan yararlanabilir. Bu iki yatırım aracımız da kendi içinde ayrılıyor. İnternet üzerinden onlarca para birimine yatırım yapmak mümkün. Doğru hamle yapmak için çok iyi bir finansal okur olmak gerekiyor. Örneğin dolar üzerine yatırım düşünüyorsunuz diyelim. O zaman FED yani Amerikan merkez bankasının açıklamalarını çok iyi takip etmeniz veya ABD ile ilgili siyasi gelişmelerden haberdar olmanız gerekiyor.

    Konu bundan daha uzun olduğu için bu yazıda detaya girmek doğru olmaz. Ancak finansal okur olmadan döviz alım satımı, yanlışı peşinden getirir. “Çok yükseldi satayım, çok düştü alayım” yaklaşımı çok amatörce bir yaklaşımdır. İyi yatırımcı için bunlar komik analizlerdir.

    BES NEDİR?

    Bes bir çeşit emeklilik türüdür. Sizden kesilen bir miktarın üzerinde devletin katkısı eklenir. Sonra bu miktar yatırım fonlarında değerlenir. Siz belirli bir yılı tamamlamadan sistemden ayrılamazsınız. Tabi ki sistemden çıkma hakkınız var ancak yılı doldurmadan ayrılırsanız devlet katkısını alamazsınız. Aylık katkı payını belirlemekte veya güncellemekte özgürsünüz.

    NOT: Burada yazılanlar bir yatırım danışmanlığı faliyeti değildir. Yukarıdaki yöntemler, yatırım tekniklerinden yalnızca bazılarıdır.

    1 Mart 2018 Perşembe

    2018 yılı ekonomik beklenti


    Prof. Dr. Emre Alkin'in 2018 yılı ekonomik beklentisi:Temkinli iyimser
    Prof. Dr. Emre Alkin
    2017 yılında Kredi Garanti Fonu'nun ekonomi için önemli bir milat olduğunu aktaran Prof. Dr. Emre Alkin, "2018'de sorunlar devam edecek ama Türkiye inşaatla kalkınamaz o yüzden yeni yılda marka, inovasyon ve Ar-Ge yatırımı yapmalıyız. Büyüme modelini değiştirmezsek döviz kurları her an atak yapabilir. İş insanlarımız 'yarını nasıl çıkaracağım' diye düşünmekten yatırım yapamıyor, devletin iş insanlarımızı rahatlatması şart. Bu
    insanların sürekli günü kurtarmayı düşünmekten, geleceği düşünecek vakitleri kalmıyor " dedi.
    Altınbaş Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Ekonomist Prof. Dr. Emre Alkin, 2017 Türkiye ekonomisini değerlendirerek 2018 yılı ekonomisine ilişkin tahminlerini aktardı. 2017 yılının referandumla başlayıp kötümser yorumların yapıldığını fakat Kredi Garanti Fonu (KGF) aracılığı ile piyasaya sunulan 200 milyar TL'lik kefalet desteğinin sektörleri canlandırıp, bir milat yarattığını söyledi.
    "DÖVİZ KURLARI HER AN ATAK YAPMAYA HAZIR"
    2018 yılında da  2017’de yaşanan bazı sorunların devam edeceğini söyleyen Prof. Dr. Alkin, şöyle konuştu:
     "Özellikle başımızdaki en önemli dertlerden bir tanesi Trump ve Amerikan dış politikası. Bunun haricinde Ortadoğu’daki sorunların orada haritalar değişene kadar uzun süre devam edeceğini tahmin ediyorum. Burada Türkiye’nin rolü çok önemli, Türkiye bu rolünü kavramış durumda ve gereğini yapıyor. Büyüme modelinin seçimlere kadar değişeceğini zannetmiyorum. Ancak döviz kurlarının her an atak yapma riski var. Dolayısıyla borcu ve döviz ödemesi olanların mutlak surette döviz kurlarının düştüğü yerlerde kendilerini garantiye almaları bence doğru bir davranış olur."
    "2017 YILININ MİLADI KREDİ GARANTİ FONU OLDU"
    KGF'nin ekonomi için önemli bir milat olduğunun altını çizen Alkin, "Ekonomi için en önemli milat bence KGF oldu. Kredi garanti fonu bir şekilde,hem bankacılıktaki hem de iş dünyasındaki bilançoları düzeltti, akışkanlığı sağladı ve işlerin hareketlenmesi sonucunu doğurdu. Busebeple“2017’nin en önemli olayı ne denirse” Türkiye ekonomisi için hiç kuşkusuz KGF derim. Büyüme rakamını KGF’nin bir sonucu olduğunun da altını çizmek istiyorum" dedi.
    "2018 YILINDA DEVASA BÜYÜME GÖRMEYECEĞİZ"
    2017 yılının rakamlarının çok iyi olduğu için 2018 yılında devasa büyümeler görülmeyeceğini aktaran Prof. Dr. Alkin, "Mümkün değil, çünkü bu senenin rakamları çok iyi, bir sonraki sene o kadar iyi çıkmaz. Ancak ben yüzde 4.5’ten daha düşük bir büyüme olacağını düşünmüyorum. Yüzde 4.5’tan daha düşük bir büyüme olması için de uluslararası çapta olumsuz gelişmelerin olması lazım. Yani dünyanın tamamının olduğu yerde sayıyor olması gerek. Şu an itibariyle böyle bir ihtimal yok. 2018’de yüzde 4,5’in altına inmesi benim için sürpriz olur" ifadelerini kullandı.


    "EKONOMİK MODEL DOĞRU DEĞİL"
    Türkiye’nin değişmeyen gerçeğinin Türk lirasının değer kaybetmesi olarak gördüğünü dile getiren Prof. Dr. Alkin, bunun da ekonomik modelin doğru şekilde oluşturulmadığını gösterdiğini aktardı.
    Prof. Dr. Alkin, şunları söyledi:
    "Çok kaliteli malı ucuza satan bir Türkiye’yi arzu etmiyoruz. Biz ekonomistler olarak inşaatla kalkınmayı da arzu etmiyoruz. İnşaatla kalkınma olmaz zaten. İnşaatla büyümek Türkiye'yi 21'inci yüzyılda üst düzeylere taşıyacak bir mekanizma değil. Geleceğin sektörlerinde öne çıkmalıyız, yani marka, tasarım, inovasyon, AR-GE ve teknolojiden bahsediyorum."
    "BEŞERİ SERMAYENİN KALİTESİ ARTMADIKÇA, FİZİKİ SERMAYENİN ARTSA DA VERİM DÜŞER”
    Verimin, büyümenin ve teknolojinin artması için hem devlete ve hem de iş insanlarına çeşitli görevler düştüğünü vurgulayan Prof. Dr. Alkin şöyle konuştu:
    "Burada devletin vazifesi, mal ve hizmet üretenin maliyetini düşürmek için alt yapı yatırımı yapmaktır. İş Dünyasının vazifesi de, beşeri sermayenin kalitesini artırmaktır. Beşeri sermayenin kalitesi artmadıkça fiziki sermayeyi ne kadar artırırsan artır, verim düşer. Eğer siz beraber çalıştığınız insanların eğitimine önem vermezseniz, istediğiniz kadar makineleri artırın, istediğiniz kadar fabrikayı büyütün, sonunda senin verimin düşecektir.
    "İş insanının görevi, ne kadar yüksek bina diktim, ne kadar büyük fabrika yaptım demek değil,  insanların eğitiminin kalitesini artırmaya yatırım yapmasıdır. Türkiye’nin ihracatının kilogram değeri çok düşük. Demek ki öyle milyonlarca ürünü ucuza satarak kalkınma olmuyormuş."
    "İŞ İNSANLARINI 'YARINI NASIL ÇIKARACAĞIM' DÜŞÜNCESİNDEN UZAKLAŞTIRMALIYIZ"
    Bugün iş insanlarının'yarını nasıl çıkaracağım' diye düşünmekten veya günü kurtarmaya çalışmaktan çok yorgun düştüklerini kaydeden Prof. Dr. Alkin, "İş insanlarımız o kadar çok yorgun düşmüş ki; inovasyonla alakalı işlere, ileri teknoloji kullanımına veya daha değerli işler yapacak konularda yatırım yapacak cesaretli adımları atmaya çekiniyorlar. Sabahtan akşama kadar işle alakalı derdi tasayı düşünen insanların verimli işler yapacağını düşünmüyorum. Devletin asli görevi iş adamından sporcuya, sanatçıdan bilim insanına ve öğretmene kadar insanları sürekli dert tasa düşündürmeden, inovatif düşünmeyi sağlayacak bir ortamı yaratmaktır. Bu insanlar sürekli günü kurtarmayı düşünürlerse, geleceği zaten düşünecek vakitleri kalmıyor" diye konuştu.
    "TAŞERON İŞÇİLERE KADRO DÜZENLENMESİNİN KHK İLE ÇIKMASI NORMAL"
    Olağanüstü hal ile yönetildiğimiz için Taşeron işçilere kadro düzenlemesinin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile çıkmasının normal bulduğunu kaydeden Prof. Dr. Alkin, "Biz olağanüstü halle devam ediyoruz. Düzenlemenin Kanunla değil de KHK ile çıkması bana iki tane şey söylüyor; birincisi olağanüstü haldeyiz KHK normal, ikincisi taşeron düzenlemesi eğer kanunla yapılsaydı kalıcı olacaktı. Sanıyorum bir süre süreç takip edilecek, tatmin edici sonuçlara ulaşılıyor mu diye. Eğer ulaşılmıyorsa bir KHK ile de kararın değişebileceğini tahmin ediyorum" dedi.

    "YÜZDE 11'LİK BÜYÜME RAKAMININ TARTIŞMA YARATMASINI ABESLE İŞTİGAL GÖRÜYORUM"
    Yüzde 11'lik büyüme rakamının tartışma yaratmasını abesle iştigal olarak nitelendirdiğini dile getiren Prof. Dr. Alkin, "Büyüme ile katma değer üretimini birbirine karıştırmamak lazım. 2016 üçüncü çeyrek rakamları bayağı kötüydü. O kötü rakamların üzerine bir sonraki yıl daha iyi bir performans ortaya çıkmasını yadırgamamak lazım, bunda bir anormallik yok. O yüzden altını çizmek istediğim konu şu. Büyüme rakamları her zaman bir yıl öncenin aynı dönemine göre hesaplanır. Bu sonucu abartmanın veya 'rakamlar gerçek değil' demenin de akılcı bir davranış olduğunu düşünmüyorum. En çok gelişmenin hizmetler ve inşaatta alanında olduğunu görüyoruz. Sanayi tarafında o kadar ciddi bir büyüme yok. Özetle yüksek büyüme var ama katma değer üretimi açısından parlak bir çeyrek olmamış" diye konuştu.

    İran, dolarla ithalatı yasakladı


    İran, Amerikan doları üzerinden ithalat siparişi verilmesini yasakladı.

    İran, dolarla ithalatı yasakladı

    İran Merkez Bankası, ticari işletmelerin ABD doları kullanarak ithalat siparişi vermesini yasaklandığını açıkladı.

    Merkez Bankası tarafından Sanayi, Madencilik ve Ticaret Bakanlığı'na gönderilen talimat uyarınca, ithalatçıların dolar yerine diğer döviz birimleriyle sipariş verebileceği ancak uygulamanın daha önce yapılan başvuruları kapsamadığı kaydedildi.



    İran medyası, yasak kararının, Washington yönetiminin 2015'teki nükleer anlaşmaya rağmen İran bankacılık sistemi üzerinde sürdürdüğü kısıtlamalar nedeniyle alındığını aktardı.

    İran'ın Mehr ajansı, ithalatçıların ABD yaptırımları nedeniyle dolar alımını bankalar yerine döviz şirketleri vasıtasıyla temin ettiği, bu durumun döviz bürolarındaki ABD doları talebinin artmasına neden olduğu yazdı.

    Ülkede geçtiğimiz günlerde döviz fiyatlarındaki sert dalgalanmalar üzerine, birçok döviz bürosu kapatılıp döviz işlemi yapan yüzlerce kişi tutuklanmıştı.